6.05.2013

Tarım Değil Felsefe Kitabı: "Doğal Tarımın Yolu"

Daha önce Masanobu Fukuoka'nın Ekin Sapı Devrimi kitabından bahsetmiştim. 

Şimdi okuduğum Doğal Tarımın Yolu, 2011'de Kaos Yayınlarından Türkçe'ye pek güzel bir kapakla (İngilizce'den de olsa) kazandırıldı. İngilizcesi ise burada.

Her iki kitabında da sadece tarımla ilgili değil, tüm bir yaşam felsefesini içerdiği için beni heyecanlandırdığını söylemeliyim. 
Seçtiğim bölümleri buyrunuz:


“Bir durup düşünseniz, ‘bu yararlı’ ‘şu önemli’ ‘falan filan mutlaka yapılmalı’ sözlerinin arkasında hep, önerilen her neyse, onu önemli hale getiren ön koşulları insanın kendisinin yarattığını görürsünüz. Öyle durumlar yaratıyoruz ki, önceden asla ihtiyaç duymadığımız bir şey olmadan yaşayamaz hale geliyoruz. Böyle bir beladan kurtulmak için de, yeni keşifler gibi görünen şeyler bulup bunları gelişme olarak takdim ediyoruz” (15).

“Hakiki bir yaşam yolundan sahtesine düştük. İnsanlar zamanı kısaltıp mekanı genişletmek için çılgınca koşturup duruyorlar ve böyle yaparak ikisini de kaybediyorlar” (29).

“Nasıl ki otel müdürümüz konuk odalarındaki ışıkların açık mı kapalı mı olduğuyla uğraşıp durduğu takdirde başarılı olamayacaksa, ufak ve önemsiz ayrıntılara dikkat kesilmek de çiftçi için asla iyi bir başlangıç olmayacaktır. Geliri arttırmanın tek kesin yolunun otelin kapasitesini arttırmak olduğu açıktır” (77-78).

“Pek çok insan, büyük başak veren bir çeltik türü seçer, çok gün ışığı alacak şekilde yetiştirir, bolca gübre verir ve etraflı zararlı kontrol önlemleri uygularsanız, iyi bir mahsül elde edeceğinize inanır. Ancak büyük başakları olan çeşitlerde bitki başına başak sayısı genellikle daha azdır. Bitkinin daha iyi gün ışığı almasını istiyorsak, sık ekim yapmak iyi olmayacaktır. Ayrıca, fazla gübre uygulaması aşırı büyümeye neden olacak ve yine bitkinin aldığı gün ışığını arttırma çabamızı boşa çıkaracaktır. Etraflı bir zararlı kontrol önlemi çeltik bitkisinin devrilip yatmasına neden olurken, büyük gövde ve başak oluşturma gayretleri yalnızca bitkiyi zayıflatır ve hastalık ile böcek zararlarını arttırır.
Çeltik birkisinin aldığı ışığı arttırmak için su tasarruflu bir yetiştirme yöntemi kullanılması, yabani otların yoğunlaşması sonucunda, aslında alınan ışığı azaltabilir ve hatta yetersiz sulama da besin iletimini engelleyebilir. Yani fotosentezin etkinliğini arttırmaya yönelik bir girişim, bitkinin fotosentezleme yeteneğini azaltabilir. Bunun üzerine biz, sulamanın çeltik bitkisine yararlı olduğu sonucuna varır ve tam da bitkinin etkin büyümesini teşvik edecek yüksek sıcaklıkların beklendiği bir zamanda sulamayı denersek, yetersiz olgunlaşma ile sonuçlanacak kök çürümesi başlar.
Başka bir deyişle, fotosentezi canlandırma yöntemleri nişasta miktarını arttırmakta etkili olmuş olsa da, bunun, hasat verimini belirlemeye yardımcı olan diğer unsurlar üzerindeki etkisi illa ki olumlu olmayacaktır, aslında sayısız olumsuz etki yaratma olasılığı daha fazladır.
Kısacası tüm bunları birleştirerek, tam olarak işe yarayacak geniş kapsamlı bir yöntem haline getirmenin bir yolu yok. Ne kadar çok iyileştirme önlemi bir araya getirilirse, o kadar birbirini etkisizleştirerek sonucu belirsizleştirir; böylece varılacak tek sonuç, net bir sonuç olmaması olur.
Eğer insanların aklında olan, bol ürün veren, yetiştirilmesi kolay ve lezzetli bir çeşidin her şeyi çözeceği düşüncesi ise, çok beklemeleri gerekecek. Tek çeşidin bütün istekleri karşılayacağı bir gün asla gelmeyecek.
Tohum ıslah uzmanı, kendi uğraşlarının, çağının ihtiyaçlarını karşılayacak bir türü ortaya koyacağına inanır ama geliştirilmiş üç iyi özelliği olan bir türün, üç de kötü özelliği olacaktır, altı güçlü noktası olanınsa altı zayıflığı. Bunların hepsi gösteriyor ki, daha iyi olduğu düşünülen herhangi bir tür, içinde çözüme direnen yeni karşıtlıklar taşıyor olacağından muhtemelen daha kötü olacaktır.
Tek tek incelendiğinde, tarım uzmanlarının tasarladığı her bir ilerleme iyi ve yerinde gibi görünse de toplu olarak bakıldığında birbirlerinin etkisini yok eder ve tümüyle etkisiz olurlar.
Bu karşılıklı birbirini geçersiz kılma özelliği doğanın denge durumundan gelmektedir. Doğa, niteliği gereği doğal olmayana zıttır ve insanın mahsülü arttırmak için kullandığı tekniklerden kurtulup hakiki haline dönmek için elinden geleni yapar. Bu nedenle doğal kontrol yüksek mahsülü azaltmak, düşük mahsülü yükseltmek için çalışır: yani doğal dengeyi bozmadan doğal verime yaklaşmak için” (89-90).

“...bilim, ileri attığı her adımda bir adım da geri gidip doğanın bağrına dönerek onun ilmini yudumlar. Gıdasını alır almaz, yine doğadan üç dört adım uzaklaşmayı göze alır. Sorunlarla karşılaşınca ya da fikirleri tükenince, uzlaşma ve uyum arayışıyla tekrar geri döner. Fakat çok geçmeden şükran borcunu unutup yeniden doğanın edilginliğini ve yetersizliğini yermeye başlar” (99).

“...çeltiğe ‘bakmak’ ya da onu ‘dikkatle incelemek’, çeltiği bir nesne olarak görmek değildir. Öncelikli olarak kişi kendini çeltiğin yerine koymalıdır. Böylelikle çeltik bitkisine bakan benlik yok olur” (121).

“Aynı turplar tümüyle farklı şekilde özümsenecek, turpunu mide özsuyu salgılamadan yiyen, duman ve gürültü kirliliğinden muztarip asabi şehir insanı için, onu av etinden oluşan yemeğinin üstüne hapur hupur yiyen tropikal Afrikalı’ya nazaran, tamamen farklı bir besleyici değere değere sahip olacaktır” (126).

Doğa alarm verip insanın yapay isteklerine direnir. Fakat sesini çıkarmaz. İnsan kendi hatalarını görüp telafi etmelidir” (127).

“Sığırlar, atlar, domuzlar, koyunlar, tavuklar ve ördekler hepsi sıcakla soğuk arasındaki farkı bilse de, asla sıcak ya da soğuk diye doğadan şikayet etmezler” (132-133).

“Bir şey her şeydir. Kişi bir konuyu çözmek için tüm konuları çözmelidir. Bir şeyi değiştirmek her şeyi değiştirir. Bir kez çeltiği sonbaharda ekme kararı verince, fide aktarmayı ve sürmeyi ve kimyasal gübre kullanmayı ve organik gübre hazırlamayı ve tarım ilaçları püskürtmeyi de bırakabileceğimi anladım” (173).

“Tarlada yüksek verimli çeltik yetiştirmeyi planlayan bilim insanı, ayağının dibinde yetişen yabani otları, çeltik bitkilerinden besin ve gün ışığını çalacak zararlılar olarak görür. Doğal olarak da bu gibi ‘istilacıların’ kökünü tamamen kurutacak ve güneşten gelen ışınları çeltik bitkilerinin inhisarına (tekel) almasını temin ederek olası en yüksek verimi başarabileceğine inanır. Fakat yabancı ot ilaçlarıyla yabani otları öldürmek, doğanın hassas dengesini bozmak için yeterlidir. Yabancı ot ilaçları birdenbire toprak biyo-topluluklarındaki yaşam akışını değiştirerek, yabani otlara bağımlı yaşayan böcek ve mikroorganizmaların ekosistemini harap eder. Bu canlı toprakta oluşan dengesizlik kaçınılmaz olarak oradaki diğer canlıların da dengesini altüst edecektir. Dengesi bozulmuş olan çeltik, hastalanmış çeltiktir; dolayısıyla yoğun hastalık ve böcek saldırılarına tamamen açıktır.
Yabani otların yokluğunda çeltiğin güneşin ışınlarından tek başına yararlanmasının, olası en yüksek verimi sağlayacağına inananlar acı bir şekilde yanılmaktadırlar. Güneşin tüm bereketini soğuramayan hastalıklı çeltik onu boşa harcar. Sınırlı algısıyla bilimsel tarım, doğaya bütünsel bakan doğal tarımın yapabildiği gibi, güneş enerjisinden tam olarak yararlanamaz” (191).

“Doğada geri kalan her şeyi bir yana bırakıp, yalnızca güneş enerjisine odaklanmak ve sadece çeltik bitkisinin yapraklarındaki nişasta sentezi tutarını inceleyerek, güneş enerjisinden yararlanma miktarının ölçülebileceğini düşünmek ne kadar gülünç.
İnsanlar bütüne dair genel kavrayışın, tekil nesne ve olaylara ilişkin değer yargıları yoluyla kazanılamayacağının farkına vararak, doğanın ıvır zıvırını bilmenin yararsızlığını anlamaya başlamalılar” (192).

“Doğada sağ ve sol yoktur, ne mutlu bir ortam bulunur, ne iyi ve kötü, ne ying ve yang. Doğa, insanlığa bel bağlanacak bir standart vermemiştir” (263).

“Aynı doğa ile karşı karşıya olmalarına rağmen, kırsaldaki gençlik yerküreyle değil de sadece toprakla meşgulken, şehir gençleri doğal dünyayı bir hayal ya da rüya gibi görmekteler. Her ikisi de aynı sorunlardan endişe duyan ve bunları birlikte ele almak zorunda olan üretici ile tüketici arasında sonu gelmeyen bir alay kuruluş, tüccar ve politikacı bulunmakta. Bunlar arasında yüzeysel ilişkiler yürürlüktedir; ancak insan, aradaki fikir ayrılıklarını, ortak görevleri ama farklı rüyaları olanların ızdırabını, aynı dalgada yüzüp aynı suyu içtiklerini fark etmeyenlerin sabırsızlığını algılayabilir.
Gıda kirlenmesine karşı olan tüketici, kirlilik tohumlarını kendisi ekmiştir. ...
Çiftçiler, korunması için dua etmekte oldukları yeryüzünü kendileri tükettiler. İnsanlar doğanın tahribine karşı çıkıyor, ancak gelişme adına yaşanan yıkıma göz yumuyorlar. Uyum adına tavizler verip bir sonraki şiddetli azgınlığı hazırlıyorlar” (266).

“Kimileri doğa sevgilerinin göstergesi olarak dağlardan ağaç söküp bahçelerine dikerken diğerleri dağlara ağaçlar diker” (267).



Hiç yorum yok: